9 Kasım 2014 Pazar

ÖMÜRLÜK HASRET

   Biraz hüzünlü bir yazı olacak bu, baştan uyarıyım.
   İki dedemi de görebildiğim için şanslıydım ben. Birini 3 yaşındaydım kaybettiğimizde. Kısacık hayatımın ilk şoku olsa gerek, öldüğü günü çok net hatırlıyorum. O devirde ay aman çocuklar etkilenmesin, onları ortamdan uzaklaştıralım tripleri çok yaygın olmadığından tüm feryat figana direkt maruz kalmıştım. Bu yüzden de özellikle annemin ağlama şekli gözümün önünde.
   Bir kaç yıl sonra da babamın babası rahmetli oldu. Ağlamıştım bende ama çok idrak edemiyordum olan biteni. Herkes ağlıyordu, bende ağlamalıydım! 
Ve sonrasında uzunca bir süre hiç ölümle yüzleşmedim. Onlu, yirmili yıllar musmutlu yaşadığımızı zannederek geçip gitti. Ama bu kadar basit olamazdı hiçbir şey. Birden suratına tokat gibi inecek bir silkelenme yaşamalıydı insan. 
   2003 yılıydı abim ilk rahatsızlandığında. Doktor kalbinde büyüme olduğunu ve transplantasyon gerektiğini söylemişti. Yani kendi kalbini çöpe atmalı, başka bir kalple yaşamalıydı ama o bunu hiç istemedi. Ölmeden bir ay öncesinde bile "bu kalp beni nereye kadar götürürse oraya" diyebilecek kadar kendini ölüme hazırlamıştı. Biz transplantasyon için sıraya girdiğini zannederken, o hiç böyle bir girişimde bulunmamıştı! Yürüyerek girdiği hastaneden 2 ay sonra, 10 Kasım 2007 'de cenazesini teslim aldık. Deli gibi yağmur yağıyordu! Kalbimin parçalandığını hatırlıyorum. O parçalardan birini versem canlanır mıydı? Çok gençti benim abim. 32 yaşındaydı ve daha yaşayacağı çok fazla şey vardı. Baba olacaktı, dayı olacaktı, dede olacaktı...
   En büyük acıyı annem yaşadı. Yani olayların görünen yüzü buydu. Fakat içinde fırtınalar kopan ama biz üzülmeyelim diye zerre belli etmeyen kişi de babamdı. Abimi kaybedişimizin tam 2. yılında, 10 Kasım'dan 2 gün önce herkese el sallayarak, gülümseyerek giden de babamdı. Son anında başbaşaydık. Allah beni öyle bir sınadı ki bildiğim herşeyi unuttum. Babamı ölürken izledim ve elimden hiçbir şey gelmedi! Saniyeler içinde yok olmuştu. Bir daha asla gelmeyeceğini bildiğim ömürlük hasretlerime karışmıştı. 
   Öldüğünde kısmen gençti benim babam. 57 yaşındaydı ve daha yaşayacağı çok fazla şey vardı. Dede olacaktı...
   Bu yazıyı buraya yazmaktaki amacım çocuğumun benim kadar şanslı olmayışıydı aslında. (Acının büyüklüğüyle orantılı olarak konu biraz dağıldı idare edin.) Şuan 2.5 yaşında olan kızım yolda gördüğü her beyaz sakallıyı dedesi zannediyor. Buda benim içimi kavuruyor haliyle. Komşu amcaları dede diye tanıtıyoruz. Hiç değilse o kelimeye aşina olsun kulağı. Asla isyan etmiyorum haşa ama dedesini ve dayısını görmesini çok ama çok isterdim. Varmışlar gibi hayal kuruyorum çoğu zaman ve ikisininde Bilge'yleyken gözlerinin içi gülüyor. Abim ona büyük bir keyifle halk oyunları öğretiyor, babam elinden tutup gezdiriyor, Beşiktaş'ın maçlarında beraber marş söylüyolar falan.. 
Hayal etmesi bile çok güzel..
Kıymetini bilmek lazım.  
Mekanları cennet olsun..

4 Eylül 2014 Perşembe

Tünelin Sonundaki Işık


Büyük şehirde yaşamak çocukluk hayalimdi. Önce 13' ümde sahne tozu yuttum. Hapı yutmak gibi bişey. Ufkum açıldıkça açıldı. Sokakta hırsız polis oynarken birden bire başka bir dünyada açtım gözleri. Işıltılı, heyecan verici... Bir dolu arkadaşım oldu. Hepsi ayrı ayrı deliydi. Yeliz' le o tarihi merdivenlerde karar vermiştik çekip gitmeye. Yağmurlu birgünde de hayalimiz gerçek oldu. İlk günümüzde ilk kazığımızı bile yemiştik. İşte İstanbul, fırsatların şehri!

18 bile değildim. Annemi gözü yaşlı, yalnız başına bırakıp ardıma bile bakmadan koşa koşa attım kendimi İstanbul'un kollarına. Her günümüz ayrı bir alemdi. Bazen o ilk yılı çok özlüyorum. 1999' a bir gün için geri dönebilsem keşke.
İyi kötü yaşadık bi şekilde ya...
"Hangisi gerçek dünya?" da dedim, "Bugün ölmek için güzel birgün" de... Metronun merdivenlerinden koşa koşa çıkıp durduğum yerde kalp atışımı dinlerdim. Yaşıyorum diye sevinebilmek için! Şimdi düşününce çok acayip kafaymış diyorum ama o zaman ergenliğin verdiği hallenmeyle sıkıcı gelirdi herşey!
İstanbul'da kalabilmek için rahmetli babama kafa da tutmuşluğum var. En sonunda pes edip "Tamam sana 15 gün veriyorum. İş buldun buldun, bulamazsan geri döneceksin" diye anlaşma yapmıştı benimle. İşte o sözler benim dönüm noktam oldu. Baktım benden oyuncu falan olmaz bari sahneden uzaklaşmıyım diyip konser ışıkçısı olmaya karar verdim. Staras hayalimdi. Yolda kamyonlarını görüp heyecandan tepinirdim. Babamdan ayarı yiyince gözü karartıp iş başvurusu yaptım. "Aaa gel başla" dediler. Işıl ışıl bi dünyaya daha girmiştim ama bu kez çok başkaydı. 50 tane erkeğin için de tek kadın, e tabi bende onlara uyum sağlıyım diye bildiğin erkek suretinde gezdim yıllarca. Herşeye bende yaparım, beni dışlamayın olum diye atladığımdan ilk başlarda fena gıcık oluyolardı bana. Aralarına kabul etsinler diye çok savaştım. Ettiler de ama yıllar sonra anladım ki nafile uğraşmışım..Bacak kadar boyumla her türlü ameleliği yapıp gelebileceğim son noktaya geldiğimde Serdar çekti elimden.. Evlendik. Staras'a ilk girdiğim günden itibaren tanıdığım, her bir haltını bildiğim kankamla nasıl olduğunu anlayamadan sevgili olduk sonra da evlendik.
İyiki kaybolup gitmemişim diyorum şimdi çünkü tünelin sonundaki ışığa kavuşmak gibi bişeymiş annelik. Evlattan öte herşeyin anlamını yitirdiği yerdeyim ve ölene kadar da burda kalmak isterim. Saygılar <3

7 Ağustos 2014 Perşembe

çocuğuma

Çocuğum benim, güzel çocuğum;
Senin herşeyin çok güzel bana, her sözün şiir, her yaptığın olay.
Öyle seviyorum ki...Ötesi berisi yok!
Ve karar verdim artık her istediğinde yanında uyuyacağım. Tutarlı olduğu sürece ne istersen kabülüm, itiraz yok!
Değil mi ki senin için yaşıyor bu kadın!
Bundan böyle herşey sana hizmet edecek.
Çünkü bir yerde bir yanlış yaptım ben, hissediyorum. O yüzden de böyle sağlıksız bir şekilde bağımlısın bana.
Bu ilgiden bazen bunalıyorum yalan yok! Nefes almak istiyorum ama nefesi çeker çekmez yine sana koşuyorum. Sen benim limanımsın çünkü. Ne özlediklerim geliyo aklıma ne de eksikliğini hissettiklerim...ama senden ayrı aldığım o nefes ilaç oluyor bazen, yine yalan yok! O nefesi almazsam sağlıklı düşünemiyorum çünkü.
O kadar çok çünkü dedim ki...
Kendimi ifade edebilme telaşından annecim. Sen beni yanlış anlama, duyguların güzel şekillensin, kendine hep güven benden ötürü diye tüm telaşım. Beni hep sev, benden yana pişman olma diye...
Çocuk odaklı büyümemiş biri olarak içimde kalan çok şeyler var.
Annemin rahmetli abime hizmeti bir görev edinmem için uğraşması mesela.
Ayıplı, günahlı cümleleri, sen kızsın kızlar öyle davranmazları, sus cevap vermeleri, vs...
Çocukluğuma dair kayıp zamanlarım çok mesela. 13 yaşımda bir heves tiyatro kursuna başlamak için bile gözyaşlarımla savaştım ben.
Hiç unutmam; denize gittiğimizde her yaptığımı babama onaylatırdım çünkü annem ya 1 kere bakardı ya da çoğu zaman duymazdı beni ama babam her ilgi arayışımı hep gülümseyerek kafasıyla onaylardı. Güvendiğim kişiydi babam. Hastanede oturmaya yer bulamayınca yere çömelir dizine oturturdu ben hastalandığımda...
Anılarımın çoğu kayıp. Annemin bipolar teşhisli hastalığı aldı götürdü hepsini. Kocaman bir delik var geçmişimde benim!
Bunları niye anlatıyorum?
Çünkü kendime bir söz verdim. Sana bunların çeyreğini yaşatmayacağim. Hayatta olduğum sürece hep sevgi dolu, güvenli bir bağımız olacak inşallah.
Bu arada ;)
Bu kadar cümleyi bir araya getirmeme vesile olan 2 biraya da ayrıca teşekkür ederim.
İmza: İfade Yoksunu Sevgi Kelebeği Anan

11 Temmuz 2014 Cuma

HOŞGELDİN İKİ

    Hayal bile edemediğim, neler düşünülür, hissedilir hatırlamadığım ama çocuğumla beraber büyürken tekrar uğradığım bir yaşsın benim için.
    Minnacık bir ultrason fotoğrafından, "çekiyorum poz ver anne" lerin devrine ulaştık çok şükür. Önceleri aşırı şaşırdığım tepkilerinin şimdilerde normale dönmeye başladığı noktadayım diyebilirim. Bu normalleşme içimi kavursa da, küçücük bir bebekle birlikte büyüyen anneliğim de her geçen gün olgunlaştığından, haliyle büyük, kocaman tepkilerim de gitgide azalıyor ama bazen yere çakılıp kaldığım da olmuyor değil. 25 aylık Bilge duygularını nefis ifade edebiliyor çünkü.
"Ben çok mutluyum anne" diyebiliyor mesela.
"Çok üzgünüm"
"Sana çok kızgınım"
"Çok heyecanlandım"
falan da diyor. Dizlerimin bağı çözülüyor böyle anlarda. Her fırsatta yavruma teşekkür ediyorum, "iyiki bizimlesin"  diyorum ve Allah'a şükrediyorum böyle bir evlada sahip olduğum için.
    Teknik açıdan da iki yaş milatmış hakkaten. Yeme alışkanlıkları birden bire değişti. Sulu yemek formatında hiçbir şeyi yemeyen, iştahlı ama yemek seçen bir bebekten yeni tatları merak eden bir çocuğa dönüştü. Her yediği sebze yemeğinde avaz avaz bağırıp 9/8'lik çıldırasım geliyor <3
Bir de aylardır bodur bir tavuk sayılan Bilge'nin boyu uzadı. Fiziksel özellikleri her geçen gün şekilleniyor tabi haliyle. Büyüyor yaw!
    Yemesi, içmesi, sıçması bir yana da mutlu olması herşeye bedel. Zaman zaman hırçınlıkları olmuyor mu? Oluyor tabiki, anneye kafalar tutuluyor falan. Bunlar da sürecin bir parçası deyip sineye çekiyorum naaapiyim... Öğrenmek erdemdir dediler bende böyle anlarda yardımcı olması açısından yeni kitaplar aldım geçen. Asıl önemli nokta onunla inatlaşmak değil işbirliği yapmak sevgili analar çünkü o dünyaya geldikten sonra sizin hayatınız neredeyse bitiyor. En azından o uyurken kendinizi yaşarsınız, ötesini düşünmek ortamı germekten, çocuğu gereksiz strese sokup sonrasında pişman olacağınız şeyler söylemek/yapmaktan öteye gidemiyor.
    Bilge doğduğundan beri her konuda uyumlu bir bebekti esasen. Çoğu zaman tek başıma olmama rağmen öyle aman aman uykusuz kalıp yorgun düşmedim şükür. (maşallah demeyenin yolda yürürken 1. kattan kafasına saksı düşsün, 15 pont ayakkabısının topuğu kırılsın bak) Kendi yatağına alıştırma, diş çıkarma, memeden ve biberondan kesme, vs... gibi geçiş dönemlerinde acaba nasıl olacak diye ellerimi yemeye başladığım noktada hep kendisi ön ayak oldu bu geçişlere sağlosun. Fakat önümde büyüdükçe sona yaklaştığımız bir *beze elveda* faslı var ki... Zinnhar tuvalete oturtamayacakmışım gibi ümitsizliğe kapılıyorum bazen. Bir de emziği bıraktırmak da aynen bu kadar korkutuyor beni. İllaki başarılı olacağız ona şüphem yok ama ağrısız, sancısız, kandırıksız ve onu da üzmeden olmasından yanayım. Bu yüzden de doğru zamanın peşindeyim, bakalım.

Fakat evlat çok başkaymış... (yazar burda çocuğuna hitap eder)
İyiki doğdun benim bal papatyam.
iyiki seni doğurdum.
varım, yoğum, ekmeğim, suyum, sevgilim, aşkım, canımdan canım...
Acaba sen yokken nasıl yaşıyorduk ki biz???